üye ol
Üyelikten çık
bj HABER KLÜBÜ
KISA KISA
bluejean Online  
 
NE VAR NE YOK?  
 
Giriş yap
Kullanıcı adı:
Şifre:
Üye olmak için tıklayınız:
ME GUSTA ROCK'N'ROLL!
Avrupa'nın en heyecan verici rock festivallerinden birisi Benicassim'de düzenlenen FIB Heineken. Sadece İspanyolları değil, harika havası ve deniziyle de İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere tüm Avrupa'yı ilgilendiren festivali bu sene yerinde izleyebildik. Yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz, dinlediğimiz sizin olsun o zaman!

PET SHOP BOYS
PET SHOP BOYS fotoğraf: Oscar L. Tejeda

5 AĞUSTOS: CENNETE HOŞGELDİN

Madrid'den Castellon'a birkaç saatlik tren yolculuğu, yolda sıkılmayayım diye aldığım İspanyol Rolling Stone ve Kerrang'ları karıştırmakla geçiyor. Hayır, İspanyolca bildiğim falan yok, Fransızca'dan benzettiğim bazı kelimelerle "resimlere bakma" olayının biraz daha gelişmişi sadece. Neticede gördüğüm, Kerrang'ın biraz amatör kaldığı, Rolling Stone'un ise daha eli yüzü düzgün olduğu. "Bu kadar İspanyolca yeter amigo" deyip dergileri bırakıyorum, dublajlı "Anger Management" izlerken uykuya dalıyorum. Castellon'dan Benicassim'e giden bir otobüs bulmak için İspanyollarla konuşmak çok zor çünkü o bölgede insanların yabancı dili İspanyolca zaten. Neyse ki, biraz çevrede takılınca kimin festivale gideceğini anlayıp peşlerine takılmanız gerektiğini fark ediyorsunuz. Yarım saat sonra da Benicassim'deyim işte. Akreditasyon, bilekliği alma, kamp alanına girip yerleşme gibi hadiselerle birkaç saat uğraştıktan sonra çevreyi kolaçan etme vakti geliyor. Festival alanı yerleşim merkezinden çok da uzak değil, 25 dakika yürüme mesafesinde market başta olmak üzere bir kentte bulunabilecek her şey var.

MAGA
MAGA fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Festival kuralları arasında yer alan "5 litreye kadar alkolsüz içecekleri kamp alanına sokabilirsiniz" maddesini kimsenin sallamadığını da böylece görüyorum. Hemen kentteki Mercadona'ya gidip poşetleri meyve ve birayla doldurmaya gidiyorum. Bu benim için sürpriz ama tecrübeli olanlar termoslarla, piknik tüpleriyle gelmişler zaten. Çadırların arasında istediğinizi yiyip içebiliyorsunuz, konser alanına sokmadığınız takdirde. Vakit geçsin diye Fiber adındaki festival bültenini karıştırıyorum. İyi haber, her gün çıkıyor; kötü haber, tabii ki yine İspanyolca. Bir sayfada Fransızca'yla karşılaşınca çölde serap görmüşçesine seviniyorum. Bir sonraki sayfa ise artık Şam'da kayısı: NME'nin hazırladığı İngilizce bölüm! "Sizin de İspanyolcanız 'Adios Amigos'un ötesinde değilse burası sizin yeriniz" diyen sayfa her gün öğle vakitlerinde koşup o bülteni kapmak için mükemmel bir sebep. Onu da birkaç kez okuduktan sonra "komşularla" tanışmaya gidiyorum. Danimarkalı süper bir tayfa var, Interpol dinleyip içiyorlar güneşin altında. "Sizin ülkede Roskilde var ya" diyorum, "Bu sene çok yağmurlu, çamurlu oldu oralar" diyorlar. Bir tanesi "Kave bane" gibi bir şey söylüyor, "O ne?" oluyorum, meğerse kabloluda izlenebilen bir Esra Ceyhan-vari Türk yapımıymış "Kahve Bahane" anladığım kadarıyla, denk gelmiş bir gün, onu söylüyormuş.

TIM BOOTH
TIM BOOTH fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Hakan Şükür, Yıldıray Baştürk ve Tarkan ("O kim ya" diyor birisi, "Hani muck muck var ya" diye hatırlatıyor diğeri) akıllarına geliyor Türkiye deyince. Bu gibi geyiklerle akşamı ediyoruz, açılış partisinin başlama vakti geldi. Saat sekizi vurduğunda Aldo Linares sahnede, bir FIB geleneği bu, ilk şarkı için play'e basan hep o. Bu sene 'Personal Jesus'ın Johnny Cash yorumuyla başlıyor festival. Yarım saat onun çaldıklarını dinledikten sonra en öne geçip demirlere yapışıyorum. İspanyol grup The Sunday Drivers sahnede, '60'lar melodileri üzerine kurulu hoş bir müzik yapıyorlar ama asıl enteresan yanları tam hippi Hammond'cıları, "Hey Ya" klibindeki basçıyı anımsatan cool'luktaki basçıları ile hem slide gitar hem de klavye çalabilen adamlarında. Yine İspanyol Maga çıktığında hava kararmış durumda. Daha kalabalık bir kitleye çalıyorlar, şarkıları da biliniyor. Elektroniğe sırtını dayamış bir rock ama kalabalığın aksine beni çok da etkileyemiyor ama yine de en önden bir adım kıpırdayamıyorum. Çünkü onlardan hemen sonra bir idol çıkacak sahneye: Benim için efsane James'in eski vokalisti Tim Booth.

ASH
ASH fotoğraf: Oscar L. Tejeda
En sevdiğim gruplardan biri olan James'i izleyebilmek artık bir hayal ama Booth'u görecek olmanın heyecanı ve önemi de apayrı. Belki de line-up'a en son dahil edilen isim o, bunu da bir hediye olarak görüyorum. Bunun gibi milyonlarca fikir kafamda uçuşmaktayken sahneye çıkıyor Tim Booth. Ufacık, çelimsiz bir adam. Air France'ın azizliğine uğradıkları için enstrümanlarının Avrupa'da bir yerlerde olduğunu, tüm ekipmanlarının ödünç alındığını söylüyor. Alışamadıkları için de ilk şarkıların soundcheck olarak kabul edilmesini istiyor. Bir yandan şarkı söyleyip bir yandan tonmaister'le işaretleşiyor, haliyle ne büyü kalıyor sahnede, ne de o etkileyici hava. Doğrusunu isterseniz Tim Booth'un böyle bir isteği de yok, hatta tam tersini sağlamak için özel bir çaba gösterdiği bile söylenebilir, seyirciyle iletişimi son derece rahat, tavırları çok kendine has. Ne hikmetse İspanya'da (ve Türkiye'de de) bulamadığım solo albümü "Bone"dan çaldığı şarkılar hiç de fena değil aslında, James'in 'Five-O', 'Sometimes' ve 'Laid'ini de epeyi yavaşlatarak çalmasa daha iyi olabilirdi. Yine de 'Sometimes' tüm konserin en etkileyici anı. Artık rahat olmak istiyor belli ki Tim Booth, bir fan'ının da ona eski James vokalisti olarak bakmaması gerekiyor galiba. Hem belki de kendi enstrümanlarıyla daha iyi bir grup performansıyla daha iyi olurdu her şey. Bu yüzden bunu hayalkırıklığı olarak görmemek gerek. Booth sahneyi terk edince ben de bir şeyler atıştırmak üzere en önden ayrılıyorum. Ash gayet sıkı bir giriş yaparken ben uzaklardan bir litrelik Heineken'imi yudumlayarak sahneye bakıyorum. 'Oh Yeah', 'Clones', 'Burn Baby Burn'; hepsi çalınıyor ve ben uzun uzun yollar teptiğim bu günü orada bitirme kararı alıyorum. Çok övülen Fangoria'yı kaçırmak pek mesele değil ama çadırda uyku arasında Zoot Woman'ı duymak biraz üzmüyor değil. Felix Da Housecat ise kimbilir kaçıncı uykumdayken çalıyor, geçen sene gördük zaten, sızlanmaya gerek yok.

6 AĞUSTOS: ROBOTLARIN İSTİLASI

VIRUS
VIRUS fotoğraf: Javier Rosa
Festivalin resmen ilk günü bu. Sabah kalkınca "Şu Benicassim sahilini bir görelim artık" diyerek yollara vuruyorum kendimi, öyle böyle değil, vardım varıyorum derken 45 dakikayı yolda geçiriyorsunuz. Bizim H2000'de çadırlar sahneye uzaktı gibi geyiklere girenlerin orada olmalarını hakikaten isterdim o anda. Neyse, deniz ve güneş güzel ama öyle görülmemiş bir harika değil, bizim Ege ve Akdeniz'deki sahilleri düşününce. Zaten sahildekilerin çoğunun İngiliz olması da yeterince anlamlı, elin Adalısı nerden bilsin güneşi! Festival alanına uzun yollar aşarak ve kan ter içinde dönüyorum. Duşların olduğu yerlerde "Mayolarınızı ve komplekslerinizi dışarıda bırakın" gibi notlar asılmış. Hakikaten kimsenin kimseyi salladığı yok, herkes çıplak duş alıyor (Valla çok zevkliydi!). Sonrasında alana gidip Virus'ı izliyorum. Proyecto Demo'nun (Bizim Demo Sahnesi işte, tek farkı çok az grubun buraya seçilebilmiş olması) sert İspanyol kızları, ilgi çekiciydi. Çadıra dönüp bir şeyler atıştırayım diyorum, Danimarkalılar hala içiyorlar, yanlarına gidince en ucuz şarap ve bildiğimiz Fanta'yı karıştırıp içine buz atarak yaptıkları Bobby Moreno'dan ikram ediyorlar. Danimarka'da çok içilirmiş, korkulduğu kadar fena değil hakikaten (Ama Fransızlar resmen iğreniyorlar, o ayrı).

SNOW PATROL
SNOW PATROL fotoğraf: Javier Rosa
Birer kadehten sonra hep beraber Fiberfib.com çadırında Snow Patrol'u izlemeye gidiyoruz. Herkes yeni Coldplay diyor onlara ve işin aslı elemanlar da hiç rahatsız değil bu durumdan. 17 yaşında gibi gösteren 27'lik vokalist Gary Lightbody'nin utangaç tavırları, tezahüratlara mahcup bir gülümseme ve sadece teşekkürle karşılık vermesi bile Coldplay çağrışımı yapıyor (Kendisinin de yeni Chris Martin olmak istediğini NME sayfasında okuyacaktık ertesi gün). Müziğe gelince, gayet güzel bir Brit-rock. İyi yazılmış, temiz çalınan şarkılar. Hepsini bilmiyorum ama 'Chocolate', 'Run' gibi şarkılarda dinleyiciler de yüksek oranda katılıyorlar. Herkes keyfi yerinde ayrılıyor konserden, belli ki İspanyollar pek sevmiş Snow Patrol'u. Sonraki grubu beklerken bir orta yaşlarda İngiliz'le laflıyorum, Türk olduğumu öğrenince buralarla, festivallerle, müzik ortamıyla ilgili sorular soruyor. En büyük festivalimizin headliner'larının Iggy & The Stooges ve 50 Cent olduğunu öğrenince, "Ne güzel işte" diyor. Bu seneki Benicassim'de büyük grup olmadığını söylüyor. Morrissey? "Sence hala büyük mü ki?" Pet Shop Boys? "20 yıldır varlar yahu!" Peki niye gelmişler, Glastonbury'niz varken? "Kabul, en iyi line-up Glastonbury'de. Ama o da çok ticarileşti, çok fazla da hırsızlık var artık. Eski havası hiç kalmadı" yanıtını alıyorum. Belli ki onu da İspanya'ya getiren sebep ortam: herkesin kendi halinde takıldığı, kimsenin kimseye bulaşmadığı, çok daha "ruhlu" bir festival FIB Heineken. Onların yalancısıyım.

KINGS OF LEON
KINGS OF LEON fotoğraf: Javier Rosa
Bu noktada başlıyor Kings Of Leon. Çadır çok kalabalık, çok uzaklardan da havaya girmek mi zor bilemiyorum. Ama çok Amerikan, çok eski geliyor bana; 4-5 şarkıdan fazlası pek de şart görünmüyor. Escenario Verde'nin (Yeşil Sahne-ana sahnenin adı) ilk konuğu İspanya'nın Paul Weller'ı denen Cooper. İyi müzik, seveni de var ama çok da çekici değil. Ondan sonra festivalin ilk gerçek meselesi ortaya çıkıyor benim adıma: Tindersticks, Lali Puna ve Air hemen hemen aynı vakitlerde üç ayrı sahnede. İlk başlarda bir şarkı oradan, bir şarkı buradan dinleyeyim gibi bir çabam oluyor ama sahneler arasında geçirdiğim mesafe neredeyse birer şarkı uzunluğunda. Hemen bir festival aforizması yazıyorum: Büyük bir festivalde asla her şeyi izlemeye çalışmayın, sonunda hiçbir şey izlememiş olarak kalırsınız. Tindersticks ve Lali Puna'yı son bir yıl içinde görmüş olmanın etkisiyle Air'e kırıyorum direksiyonu. Çadır taşmış, dev ekrandan takip edebiliyorum. Onlar çaldıkça '98'in "Moon Safari"sinden sonra bu adamların daha iyisini yapamayacakları önyargısına neden kapıldığımı, onlara neden şans vermediğimi sorguluyorum, içinden çıkamıyorum. Zira sahnedeki müzik gerçekten inanılmaz. Sonlarda "Moon Safari"ye yüklendikçe yoğunluk artıyor. Mor dumanlar arasında festivalin o ana kadarki en etkileyici performansını ortaya koyuyor Air. Konserden sonra "Tindersticks çok daha az seyirciye çalarken bu adamların hakkı Hellomoto Çadırı yerine Yeşil Sahne mi olmalıydı?" demeden edemiyorum.

AIR
AIR fotoğraf: Nathalie Paco
Einstürzende Neubaten sahneyi Lali Puna'dan devralıyor, Blixa Bargeld seyirciye "Biraz geç çıktık ama diğer sahnelerden çok gürültü geliyor" diyor, bu yüzden önce biraz düşük başlayacaklarını, yavaş yavaş yükseleceklerini anlatıyor. Öyle de oluyor, ikinci şarkıda patlıyorlar, abandone olan izleyiciler birer ikişer terk ediyorlar çadırı. İtiraf etmek gerekirse üçüncü şarkıdan sonra ben de katılıyorum onlara. Blixa sahnedeki duruşu çok etkileyici bir adam, yapılan müzik de gerçekten ilgiye değer ama dinleyip zevk alabilmem için doğru ortam kesinlikle bu değil. Çimlere oturup The Charlatans'ı izliyorum, güzel Manchester müziği. O sırada etrafta sigaradan çok ot içildiği gerçeği Rizla'nın sarma kağıdı dağıtmasıyla tescilleniyor. Çevre gözlemleri esnasında uykuya karşı gardımın düşmekte olduğunu hissediyorum saat 1 gibi. Aklıma bir çözüm geliyor: Pet Shop Boys'u feda etmek; aksi takdirde saat 3'te Kraftwerk'i izlemek çok zor olabilir. Zor bir karar ama en sevdiğim gruplardan birinden "Nasıl olsa geçen sene izledim" diyerek vazgeçiyorum. Ama Kraftwerk'i sahnede görmek hepsine değiyor. Elektronik müziğin taşlarını döşemiş 4 adam laptop'ları önlerinde bir milim bile kıpırdamadan duruyorlar sahnede. Ama bu, yaptıkları müziğin tam anlamıyla hakkını verecek duruş. Efsanevi 'The Model'dan 'Tour De France'a; en çok bilinen 8-9 şarkılarını çalıp gidiyorlar. Arkalarındaki ekranda dönen görüntüler Kraftwerk sahneden indikten sonra da göz önünden gitmiyor, adeta hipnoz bu. Biraz diğer çadırlarda dans ederek bitiriyorum bu günü.

7 AĞUSTOS: BİR İDOLÜ BOŞUNA BEKLEMEK

SCISSOR SISTERS
SCISSOR SISTERS fotoğraf: Nathalie Paco
Deniz, alkol, güneş, geyik dörtlüsüyle geçen günün akşamında (sonradan çok övülecek olan Soulwax ve Serafin'i kaçırdığımdan) Teenage Fanclub'la yeniden başlıyor müzik. Hala tertemiz gitarlı pop, hala güzel. Onların yarattığı pozitif duygular eşliğinde Yeşil Sahne'ye gidiyorum, yarım saat kadar sonra bir başka idolü, Morrissey'i izleyecek olmanın heyecanıyla. Moz ilk defa İspanya'ya geldiğinden neredeyse herkes için gecikmiş bir buluşma bu. Ama görünüşe göre biraz daha gecikecek. Zira sahneye çıkmasını beklerken "Bari 15 dakika Scissor Sisters izleyeyim" deyişimden sonra küçücük bir ilanla Moz'un uçağındaki problemler sebebiyle sahne alamayacağını öğreniyorum, tek kelimeyle: şok. Üç kişiyi kolundan çevirip tercüme ettiriyorum ve tabii ki sonuç aynı. Birisi hemen "Assholio!" yazmış yazının altına. Bana kalırsa sabahtan beri belli olan ama saklanan bir durumdu bu, yoksa neden son gün Scissor Sisters'ın saatini değiştirip onla çakıştırılsın ki? Her neyse, Sisters'ın dünyayla işi yok, acayip eğleniyorlar ve birkaç dakika içinde sizi de buna dahil ediyorlar. Bana "Village People gibi giyinmiş ve Bee Gees gibi söyleyen, disco meraklısı bir Dandy Warhols" şeklinde tanımlamalar yaptıran grubun, özellikle de iki vokalist Jake Shears ve Ana Matronic'in enerjisi inanılmaz. 'Comfortably Numb' çaldığında koca bir çadır dolusu insan kendinden geçiyor, Moz faan kalmıyor kimsenin aklında. Son şarkıda da Jake pantolonu yerine bir havluya sarınmış olarak çıkıyor delikanlı ve beklenebileceği gibi en sonda o havluyu seyirciye arkasını dönmüş olduğu bir anda fırlatıp atıyor. Son yıllarda kitsch'in bu kadar eğlenceli ve sevilebilir olduğunu ben görmemiştim. Dahası sahnedeki performansıyla bu kadar eğlendiren, böyle dans ettirebilen bir grup kolay bulunur şey değil.

LOU REED
LOU REED fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Ana sahnede Lou Reed başlamış, ortaları geçmiş, klasiklere dönmüş. 'Satellite of Love' ve 'Perfect Day'i biraz farklı söylüyor olması da dert değil. Binlerce kişi orijinal halini bağırıyor zaten. 'Take A Walk On The Wild Side'dan sonraki tezahüratlarda babanın asık yüzü biraz yumuşar gibi oluyor, kimisini tatmin etmese de bir Lou Reed konserinden beklediğimi veriyor, özellikle çellistinin müthiş katkısıyla. Arada Yann Tiersen ve grubunun keman-gitar-davul üçlüsüyle yarattığı büyüden nasipleneyim diyorum, tek kelimeyle etkileyici bir deneyim. Ana sahneye döndüğümde karşımdaki Belle & Sebastian ise tahmin ettiğimden çok daha enerjik ve mutlu. Sevimli bir şekilde zıplıyorlar, acayip pozitif enerji veriyorlar size. Seyirciye teselli olarak çaldıkları 'The Boy With The Thorn In His Side' da festivalin en samimi şarkısı belki de. Onlardan sonra çıkan Los Planetas festivalde en çok tişörtü giyilen grup, olasılıkla İspanya'nın en büyüğü. Herkes onlardan bahsettikçe merakım artıyor ama performanslarıyla beni kararsız bırakıyorlar, iyiler mi yoksa sıradanlar mi? Son tahlilde sağda solda duyduğum şarkılarının konserden çok daha fazla keyif verdiğini söyleyebilirim rahatlıkla. Yorgunluk var üzerimde.

PRIMAL SCREAM
PRIMAL SCREAM fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Primal Scream'i basına ayrılan alandan oturarak izlemeye çalışmak gibi bir hataya düşer gibi oluyorum. Tam o bölgeye girecekken sahneye çıkıyorlar, ilk akorlarından itibaren öyle sağlamlar ki hemen hatadan dönüp önlere doğru koşuyorum. Sadece birkaç şarkıdan sonra nasıl olur da yıllardır en büyük frontman'leri sayarken Bobby Gillespie'yi unuturum onun ayıbını hissediyorum, gözleri bir an bile ondan ayırmak imkansız, böyle bir sahne performansı ben görmedim daha. Hiçbir şey yapmadan duruşu bile insanı kendinden geçiriyor. Ne Kevin Shields, ne Mani, ne de muhteşem Martin Duffy bir an bile sahne çalamıyorlar. 'Swastika Eyes', 'Miss Lucifer' veya 'Jailbird' diye sayabilirim ama tüm setlist inanılmaz sert, sıkı, sağlam. Bittiğinde hala ayırdına varmaya çalışıyorum, ben Primal Scream'i 2004 yılında bir açık hava festivalinde mi izledim yoksa 1977'de küçük bir kulüpte mi? O kadar yoğun, o kadar inanılmaz bir konser ki.

8 AĞUSTOS: BİRADERLER VE KİMYASALLAR

PATRICK WOLF
PATRICK WOLF fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Son günün öğle vakitlerinde amaçsızca çevreyi gezerken hiçbir görevlinin başında beklemediği kapılardan geçerek kendimi backstage'de buluyorum. Arkada hep konuşulan (ve bir kez katılan grubun ertesi sene de gelmesinin en büyük sebebi olduğu iddia edilen) havuzu görmeyi başardıktan sonra kendimi derviş gibi hissedebilirim. Ama durmak yok, boynumdaki basın kartını cebime koyup dolaşıyorum. Kulisleri geçip, teknik ekiplerin takıldığı kısma geliyorum; kimilerinin yemek yediği, iki metre ötede acayip güzel hatunların bikinilerini değiştikleri bir yer bu. Birkaç biradan sonra kendimi Benicassim'in kralı gibi hissetmemem için sebep yok artık. Festivalin kapanış gününün ilk grupları da çıkmak üzere zaten. O cenneti terk edip İspanyol grup Vacabou'yu izliyorum ve elektronikayla beslenmiş pop grubunun solistine aşık olsam mı polemiğiyle geçiyor tüm set. Keşke müzikleri biraz daha sıradışı olsaydı da ben de yeni Suzanne Vega'm olarak ilan etseydim kendisini. Yılın dikkat çeken isimlerinden Patrick Wolf da gündüz sahne alanlardan. Sahnede tek başına duran; hem keman, hem gitar çalan, arada Apple Notebook'unun başına geçen bir ahir zaman ozan-şarkıcısı. 15 yaşında yaptığını iddia ettiği şarkıların bile yarattığı etkiye bakılırsa bu delikanlının yeteneği ve tecrübesi 21 yaşının çok ötesinde, adını yazmak gerek bir kenara.

LOVE WITH ARTHUR LEE
LOVE WITH ARTHUR LEE fotoğraf: Javier Rosa
Efsaneler kontenjanından Love with Arthur Lee'nin sahneye çıkışı ise bambaşka bir hadise. Tüm zamanların en büyük şarkılarından 'Alone Again Or' çok etkileyici ama güçlükle ayakta duran Arthur Lee'nin şarkıyı söylediği yok, iki genç gitaristi götürüyorlar vokali. Birkaç dakika sonra koca çadırın yarısı Lee'yi yuhalamaya başlıyor, yarısı alkışla destek olma çabasında. İki şarkı daha böyle geçiliyor. Destek olan taraftayım ama objektif bakıldığında gitar çalıp şarkı söylemeyi bırakın, ayakta duramayan Arthur Lee'nin Love gibi bir grubun mirasını tüketmeye ne kadar hakkı olduğu sorusunu inkar etmek mümkün değil. Konserin sonunda sadece bir avuç seyirci kalıyor Lee'nin önünde, "Yazık" demeden edemiyorum. Brian Wilson ise çok mutlu ve düzgün ama fazla oldie (belki de o an için öyle gelen) bir müzik yapıyor açıkçası, 'God Only Knows' ve 'Good Vibrations'ı dinlemek bana yetiyor. Wire'ı da sadece birkaç şarkı izleyebiliyorum, çünkü sıra yılın en flaş grubu, Franz Ferdinand'da.

FRANZ FERDINAND
FRANZ FERDINAND fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Acayip bir enerji var çocuklarda. Büyüklükleriyle değil tamam ama sahnedeki dizilişleri, hareketleri, vokal paylaşımları, davranışları, hatta saçlarıyla adeta The Beatles gibiler bunlar yahu. Albümlerini neredeyse tamamen çalıyorlar, hatta 'This Boy' isminde yeni bir şarkı da ekliyorlar. 'Take Me Out' ve 'The Dark Hour Of The Matinée'de ise tüm Benicassim zıplıyor adeta. Mutsuz veya hayalkırıklığıyla ayrılan bir tek kişi olduğunu sanmıyorum, böyle bir pozitiflik kolay bulunur bir şey değil. Grubun etrafındaki onca medya gazının abartı olabileceğine dair en ufak şüphe de kalmıyor içimde, bu kadar iyiyseniz her türlü desteği hak edersiniz. Bu memnuniyet içerisinde Lambchop'a gidiyorum, 10 küsur kişinin sahnede bu kadar düşük çalmasını takdir ediyorum ama aradığım şey bu değil. Hepsi birden yüklendiklerinde ses düzenini ciddi anlamda zorluyorlar gerçi ama yine bu değil, en azından şimdi değil. Ana sahnede Spiritualized var, Jason Pierce tek kelime etmiyor ve çalmaya başlıyor. Nasıl akort etmişse gitarını, boş tellere vurup duruyor çoğu zaman. Oturularak dinlenecek bir performans, çok iyi ama bu da yanlış zaman. Çok başarısız bulduğum son albümlerinden sonra The Dandy Warhols'un performansından hiç umutlu değilim aslında ama beni yanıltıyorlar. Hamile Zia ve gitarist Peter'ın duruşları çok güzel. Courtney apayrı bir alem zaten. Sahne teknisyenine veya seyirciye laf sokması bambaşka. "Adam daha konuşsa da dinlesek" diyorum. Ne var ki, seyircinin tepkisi çok başarısız. Düşünün, 'Get Off'un nakaratında Courtney'nin mikrofonu düşüyor, seyirci sazı eline alsa unutulmaz bir an olacak ama benim dışımda kimsenin alkışladığı bile yok. 'Bohemian Like You'da da sadece öndekiler zıplıyorlar. Bir de son iki şarkıyı 15-20 dakika kadar çalarak iyice kopuyorlar, feedback yağmuruyla bitiriyorlar. Hak ettikleri tepkiyi alamadan iniyorlar.

FELIX DA HOUSECAT
FELIX DA HOUSECAT fotoğraf: Oscar L. Tejeda
Belli ki beklenen Chemical Brothers, zaten bunu avuçlarda gördüğüm haplardan da anlamak mümkün galiba. Bir de yanımda bir adam o kalabalığın içinde kokain çizgisi çekiyor, ayakta zor durarak. Grup çıkınca yine herkes kendi alemine dalıyor. 'Hey Boy, Hey Girl' ve 'Block Rockin' Beats'i patlattıktan sonra yaklaşık birbuçuk saat ayakları dinlendirmiyorlar. Tam bitti derken de çok sert girip bir kez daha dağıtıyorlar, sonra bir kez daha, bir kez daha... Tom ve Ed seyirciyi selamladıktan sonra bende de derman kalmıyor. Diğer çadırlara bakacak halim kalmıyor. Yarın erken kalkmam ve toplanıp Barcelona yollarına düşmem lazım. Benimle birlikte bir dolu (NME'nin tabiriyle) zararsız indie çocuk ve technohead önce Castellon'a, oradan da tüm Avrupa'ya dağılıyor. Herkesin cildinde yanık ve kızarıklıklar var, yüzlerde yorgunluğu, mutluluğu okumak mümkün. "Medeniyet"e dönüşün rahatlığıyla, harika bir festivalin bitmiş olmasının Pazar günü hissi bir arada. Yine de siyah beyazdan kaçıp orada bulunmuş olmaktan, "müzik ve barış" dolu 4 gün yaşamışlıktan keyifler yerinde. Sonraki günler boyunca da aklım hep Benicassim'de. Sanki bir an gibi gelen ve uyandıktan sonra çok üzüldüğünüz o rüyalar gibi. Sağ kolumda hala çıkarmadığım bilekliğime baktıkça hatırlamaya da devam edeceğim zaten. Tek farksa bunun gerçekten yaşanmış olması. Rüya gibiydi ama gerçekti işte.

çetin cem yılmaz

(22.09.2004)

_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
Tüm sitede ara

BU ALBÜM DAHA MUHALİF
'Ölürüm Hasretinle' şarkısıyla önce interneti ardından da müzik kanallarını ve radyolarını tekeline alan Seksendört, ikinci albümleri ''K. G. B. '' ile iddialarını sürdürüyor ve çıtayı yükseltiyor. Albüm, Seksendört'ün daha muhalif, daha sert ve daha olgun yanını ortaya çıkartıyor.
DEĞİŞİM RÜZGARI
Eskinin ''110'' u şimdinin ''y ü z o n'' unda değişen sadece isimlerinin yazılışı değil. Gitarist ve basçılarıyla da yollarını ayıran grup, görsel olarak da kendilerini yenilemiş bir şekilde karşımıza çıktı.
X Anket: SPICE GIRLS
Spice Girls'ün yeni şarkısı ve klibi 'Headlines (Friendship Never Ends)'ı nasıl buldunuz?
Diğer Anketler
HAYKO CEPKİN:
* HAYATIN BİTTİĞİ ZAMAN STAR OLDUN DEMEKTİR ''Sakin Olmam Lazım'' albümüyle rock sahnemize sıkı bir giriş yapan Hayko Cepkin, ''Tanışma Bitti'' adını taşıyan ikinci albümünün kayıtlarına bir süre önce başladı. Hayko ile geçmişte albüm ve müzik üzerine bolca konuştuğumuzdan bu sefer farklı bir şeyler yapalım istedik ve sahne haricindeki Hayko Cepkin nasıldır diye kapısını çaldık. Onunla beş gün boyunca dört ayrı ortamda birlikte olduk. Konserde, yolculukta, evde ve arkadaşlarıyla beraberken. İşte bilmediğiniz ama merak ettiğiniz pek çok yönüyle Hayko Cepkin.
MÜZİK İŞÇİLERİ:
* VOKALİSTLER 2 Yazdık yazdık kuyruğuna geldik. Davulcular, basçılar, klavyeciler, gitaristler, erkek vokalistler derken geldik serimizin sonuna. Son konuklarımız kadin vokalistler. Yine seçmesi birbirinden zor onlarca isim, yine birbirinden harika 30 vokalist. Dargınlık kırgınlık olmasın giderayak. O yüzden sevdiğiniz birkaç ismi unutmuşsak affola. İşte Billie Holiday, Dinah Washington, Ella Fitzgerald, Diana Krall, Norah Jones gibi caz kökenli seslerin klasman dışı kalmasını fırsat bilerek listemize girmeyi başaran pop, rock ve R&B'nin seçmece kadın sesleri...
MICHAEL JACKSON:
* KARAR: SUÇSUZ! 31 Ocak 2005 tarihinden beri mahkeme salonlarının en ünlü konuğu olan Michael Jackson, hakkındaki sayısız iddiayı geride bırakarak suçsuz olduğunu kanıtladı. Yaklaşık beş aydır hayatının en zor anlarını geçiren şarkıcının bu süreçte neler yaşadığını analiz ettik.
ONE HIT WONDERS:
* MÜZİĞİN NOKTA VURUŞLARI Popüler müziğin en önemli fenomenlerinin başında gelir One Hit Wonder ya da Türkçe'de tam doğru olarak kullanmadığımız haliyle tek şarkılık liste başarıları. Ortada oldukları dönemde herkes onlardan bahseder ancak listelerdeki hakimiyetleri bittiğinde adları bile hatırlanmakta zorlanılır. Kerem Arsal, one hit wonder olayını sizler için araştırdı ve örnekledi.
BENICASSIM 2004:
* ME GUSTA ROCK'N'ROLL! Avrupa'nın en heyecan verici rock festivallerinden birisi Benicassim'de düzenlenen FIB Heineken. Sadece İspanyolları değil, harika havası ve deniziyle de İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere tüm Avrupa'yı ilgilendiren festivali bu sene yerinde izleyebildik. Yediğimiz, içtiğimiz, gördüğümüz, dinlediğimiz sizin olsun o zaman!
Bütün dosyalar
ADnet Reklamları



  ANASAYFA | İŞ FIRSATLARI | BİZE ULAŞIN | KÜNYE | ABONELİK
KALİTE KONTROL | LİSTELER | AJANDA | NE VAR NE YOK? | ŞARKI SÖZLERİ | RÖPORTAJ ARŞİVİ | SİNEMA | E-KART | WALLPAPER
© Bu site, Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş.'ye aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.